Ana içeriğe atla

Kayıtlar

güzel bir yeşil

ikindi gibi izin için başvurduk. ertesi sabaha kadar izin çıkmadı ve kaymakamlığa gittik. sonra yola koyulabildik. gidiş iki saat kadar sürdü. abim 120'den de fazla hız yaptığını söyledi ama ben hızı pek sevmediğim de hızdan korktuğum için uyumayı çözüm olarak seçmiştim, o yüzden bilmiyorum. yol boyu nereye gittiğimizi sordular. hep aynı şeyi söyledik: cenazemiz var. dayımın, kırmızı ışık görünce yavaşlayıp tin tin giderek yeşilin yanmasını beklediği şehirdeydik. -istanbul'da bunu yapamazdı- kırmızı ışık yanında durduk. istanbul'luyuz ya yeşil yanınca hemen gaza basacağız. kırmızı ışık yerine kırmızı renklerle EVDE KAL yazıyordu. tüm dünya bu ikaza çok aşina. bir süredir böyleyiz. dayım ve teyzemlerin yaşadığı apartmana geldik. annem arabadan indi, dayım dışarıya çıkmıştı. "ne yani, abime sarılamayacak mıyım şimdi?" dedi. sarılamayacaktı. sarılmadı da. o gün hiç kimse, hiç kimseye sarılmadı. "bu bizim alacağımız olsun" dedi dayım. öyleydi cidden. ...

Odam Kadar Dağınık

Tüm uğraşlarımın, geçmiş ilgilerimin, ürettiklerimin, kafamın, zihnimin ve kalbimin odam kadar dağınık olduğunu fark ettim. Youtube'ta katip ettiğim kanalların türleri de, Spotify'daki müzik listelerim de darmadağınık. Karmakarışık. Bazen çok düzenliyim. Mesela dolabım çok düzenli ama yurttan getirdiğim eşyalarım hala bavulda, odanın ortasında duruyor. Benim hazır hissetmemi bekliyor. Yerleştirmeye hazır değilim. Birkaç gündür hiçbir şeye hazır değilim. Zaten yurtta üçlü prizimi unuttum. Aklım ona gidiyor arada. Kaldı öylece diye düşünüyorum sonra yeni aldığım yapbozun kayıp olan parçasını düşünüyorum. Haftalardır evdeyim. Yapboz almayı planlıyordum ve aldım. Onun da bir parçası eksik çıktı. Her neyse. Bunu yazmaya gelmemiştim ama aklım karışık. Aylardır dinlemediğim bir parçayı açtım. Gerçi şu evde bulunduğum süre boyunca spor vaktim dışında müzik dinlememiştim. Şarkı dinliyorsam biraz moralim bozuk olması gerekiyor sanırım ya da bir yere ulaşmam gerekiyor. Tüm blog yaz...

yirmi birinci yaşın son bir buçuk saati

son 90 dakikadayım. 20 yaşından sonra en ilginç yaşımı yaşadım bu son bir yılda. sanırım 20 benim dönüm yılımdı, devamında gelen yaşlar ise bu dönümün etkisinden çıkamayan ilginç yıllarımın şahidi olacak. çok farklı duygular yaşadım. yaşamak istemeyeceğim şeyler oldu. çok oldu. geri dönüp silmek isterdim. öyle az buz şeyler değildi. vaktinde hissettiğim yoğun duygular sebebiyle oluşan bir pişmanlık da değildi. hala o anlarımı midem bulanarak hatırlarım. unutmak isterdim ama nefretim kurur diye unutasım da gelmiyor, bir daha o hataya düşmeyeyim diye de. o kadar mutlu başlamıştım ki 21. yaşıma. yanımda sevdiklerim vardı. üstelik 3 tane kedi yavrusuyla beraber uyumuştum. bir avucunuza alabilirdiniz üçünü de. o kadar ufaklardı yani. sonra neşe ile devam ettim. sadece iki hafta sonra mahvoldu. o zaman dünyam bitsin dedim ama bitmedi. sonra birkaç kişi ile tanıştım. nefret ettim. bitsin bu hayatım dedim. bitmedi. yeni kişiler daha tanımamak için sildim hepsini. yok olsunlar istedim. y...

saate bakar mısın

ileride pişman olup olmayacağımı düşünmeden bir şeyler yaptım. birkaç dakika içinde ise pişman oldum. kendimi başıboş hissettiğimde yapıyorum böylesi kötü şeyleri. unutmak istiyorum sonra da. unutulur elbet ama ben bir şekilde aklıma getiririm olanları, yaptıklarımı. çok şey istiyorum ama istemiyorum da. mesela istiyorum ki zamanı geri alabileyim. öyle çok şeyi değiştirirdim ki. sonra diyorum ki zamanı geri almayalım, ya şimdi tanıdıklarımı tanımıyor olursam? ya da yıllar sonra yolumun kesiştiği kişilere kavuşamıyor olursam? aslında ne yapıyorsak, ne yaşıyorsak bir sebebi oluyor. evet, pişman olunası şeyler yaptım. insanlar bilse beni yargılar, yüzüm kızarır sonra. bir daha yapmamak üzere uzaklaşmaya çalışıyorum her şeyden. mesela sosyal medyadan. ama sen bir youtubersın selime. ne olacak halin? çok içindesin artık, o kadar bütünleştin ki sosyal medya ile. sen nasıl kurtulacaksın ki şimdi tüm bunlardan? bağımlısın en başta. sen tüm bu tuzaklara düştün, hepsine alıştın. kaybettin...
Bu şarkı. Başım o kadar ağrıyor ki, üzüntüden mi, stresten mi, yorgunluktan mı bilmiyorum. Başımın alın kısmına parmaklarımı geçirip sert  bir şekilde kafamı boynumdan koparmak istiyorum. Dinlenmeliyim belki, bilmiyorum, çatlıyor başım. Fevkalade bir durumdayım. Acilen ağlamam gerek belki de. Birkaç gün önce ağlamıştım ama o sayılmazdı. Gerçek bir ağlama olduğuna dahi inanmıyorum. Şöyle uzun süre, nedeni önemli değil, ağlamak isterim. Yapmışlığım var ama bir dizi karakteri öldü diye ağlamıştım. Onun da bir anlamı yoktu bana göre. Ağlayabileceğim birçok şey bulabilirim aslında: Geleceğim nasıl olacak, o ne yapacak, bu ne yapacak, ben ne yapacağım, biz ne yapacağız... Bunlar hep kaygı adı altında toplanabilecek şeyler. Bana göre ağlanabilecek şeyler. Stres beni ağlatır...dı. Şimdi sadece parmaklarımdaki etleri koparıp, dudaklarımı yolup her yeri kan revan yapıyorum. Artık akacak kan kalmıyor ama ben yolmaya devam ediyorum. Stresle baş etme yöntemim bu işte. Yaklaşıyor sunuml...

02.02.2020

Bu tarihte belki de daha anlamlı şeyler yapılabilirdi. Ben ilk olarak sevdiğim biriyle konuştum. Bu benim için oldukça anlamlıydı. Uyudum, uyandım ve her şey olduğu gibi sıradan devam etti. Doğrusu pek de bir şey beklemiyordum bu günden. Benim için güzel başladı demem yeterli. Üstelik bugün birkaç önemli karar verdim ve biraz da çamaşır yıkadım. Babama tatlı yaptım ve güzel olduğunu söyledi. Karşı komşumuzun minik oğlu Selim ile onun pandalı çorabı hakkında konuştuk. Bir buçuk saatte bir kalkan otobüs ben durağa varınca seferine başladı ve en arka sağda bulunan koltuğa oturabildim. Güzel arkadaşlarımla buluştum ve onlara sarıldım. Üstelik birkaç yetişkin işi bile hallettik yani dernek işleri. Farklı bir şey beklemiyordum zaten, pazar günüydü ve tarih çok güzeldi. Başka türlü de kullanılabilirdi ama benim için oldukça sevimli ve mutluluk dolu bir gündü. Teşekkür ediyorum. 

.

"...Tremaine'in sedyedeki hayali bir anda hastane koridorlarının eski hatıralarıyla, anılarıma kalıcı olarak mühürlenmiş iğrenç dezenfektan kokusuyla yer değiştirdi. Bir anlığına yeniden on bir yaşıma dönmüştüm, kucağım şakayıklarla ve yemek tepsisiyle dolu hâlde babamın hastane odasına giriyordum. Çiçekleri vazoya koyup birlikte hastane yemeğimizi yerken bağdaş kurup yatağına otururdum. Babamın bir zamanlar gür olan parlak mavi saçları artık grileşmişti ve her gün topak topak dökülüyordu. Hastane önlüğü bir deri bir kemik kalmış omuzlarında tuhaf biçimde kırışmıştı. Babam cıvık cıvık brokolilerin her birine çatalını tek tek batırıp ağzına atıyor, köftelerini çatalıyla dikkatlice ikiye bölüyordu. Ama kare şeklindeki minik çikolatalı pastasından uzak duruyordu. Ona pastasını neden tabağında bıraktığını sorduğumda, şeker aynı zamanda zehir de olabilir, demişti bana. O dönemde düşünebildiğim tek şey o sabah okulda öğrendiğim uzay mekiği 'Challenger'dı. Hükümet, mekiğin p...